0

İnce İnce İnceleme: 101 Dalmaçyalı (1961)

Merhabalar efendim. Ta 1961 yapım bir Amerikan filmi ile karşınızda bulunmaktayım. Hesabıma göre benden otuz altı yaş ihtiyar bir film oluyor kendileri. Bu türden antika yapıtlara nedense ayrı düşkünüm. Yalnız film değil söz konusu, ne olursa… Başına antika getirebildiğiniz her türden varlık. Şu anda bahsi geçen antikamız ise,

101 Dalmaçyalı (101 Dalmatians)

101 Dalmaçyalı

101 Dalmaçyalı

Çoğumuzun bir yerlerden kulak aşinası olduğu bir film 101 Dalmaçyalı. Dodie Smith’in aynı adlı romanından (1956) uyarlanan bir animasyon filmi. Walt Disney’in çok çok eski zamanlarına dayanan bir yapıtı. Daha da açık olmak gerekirse, Disney’in henüz bilgisayar animasyonu tekniğine geçmediği zamanlarında geleneksel animasyon tekniği ile çekmiş olduğu bir film.

Peki nedir bu geleneksel animasyon? Bir başka adı cel animasyon veya çizgi animasyon olan bu teknik büyük bir el emeğine dayanıyor. Bilgisayar kullanmadan çizimlerin elle ortaya çıkarılması ve bu çizimlerin art arda gösterilmesi sonucu hareketli karelerin meydana gelmesi diyebiliriz kısaca. Titiz bir çalışma gerektiriyor anlayacağınız. Kolay iş değil! Tam da bu kısma daha bir sürü ıvır zıvır yazdığımı varsayarak, can sıkıcı tanımları evrenin ucu bucağı belirsiz köşelerine fırlatıyorum ve tekniği kendi açımdan şöyle değerlendiriyorum:

Bilgisayar Animasyonuna Göre Çizgi Animasyon

Bilgisayar animasyonlarında, tekniğin gelişmiş imkanlarının bir sonucu olarak uçan sinekte bile şaşalı bir hal sezeriz. Bu sineği, bildiğimiz uyuz sineklere hiç benzemiyor diye ağzımız açık izler ve durumu başarıya yorarız. Halbuki ne büyük hata! O çok özenli ve özgün yaratılmış gibi duran karakteri daha iyi anlamak adına, filmi izledikten sonra kendinize bir süre tanıyın ve aklınızda izlediğiniz karakterle ilgili neler kaldığına bir bakın. Ya da sizi hiç yormadan ben söyleyeyim.

Akılda kalan, istisnalar dışında, karakterin dış görünümünün kendine has özelliklerinden başka bir şey değildir. Bize özgünmüş gibi gelen hal, genellikle karakterin kabuğuna aittir. Onun davranışlarını- varsa konuşmalarını- şekillendiren içsel durumlarının özgünlüğü, abartılı kabuğunun daima gölgesinde kalır. Kısaca ifade etmek gerekirse, adına karakter dediğimiz asıl şey ortada yoktur.

Sözü geçen çizgi animasyonda ise bu şaşalı halin aksine, yaratılan karakterlerde daha sade bir görünüm göze çarpar. Örnek vermek gerekirse, Tom ve Jerry. Bu iki karaterin hafızalarda bu kadar köklü yerler edinmesini siz neye bağlıyorsunuz? Görünürde ne Tom’un kedi olmak dışında, ne de Jerry’nin fare olmak dışında başka meziyetleri var. İkisi de bir çizgi karakterin olabilecek en sade hallerindeler. Hatta o bildiğimiz kediler ve fareler gibi konuşma yetileri bile yok. Yine de herhangi bir kedi ve fareden çok daha fazlası olmayı başarabilmiş, Tom ve Jerry olmuşlar. Daha ne olsun!
Nedir onları Tom Ve Jerry yapan?

Tom ve Jerry

Tom ve Jerry

Cevabı çok basit:

Davranışlarına yön veren, her türlü duygularını kendilerine göre ifade etmelerine yarayan karakterleri ve bu durumun üstünü örtmeyen sade görünümleri. Kısaca, üzerinde titizlikle çalışılmış kişilikleri.

Bu sadelik göze batmıyor ve amatörce gelmiyor aksine tamamlayıcı bir rol oynuyor. Her ikisinin de mimikleri ve hareketleri kişiliklerini büyük oranda belirtmeye yetiyor ve olayların akışına da aynı oranda etki ediyor.

Demem o ki, 3 boyutlu animasyonlarda risk oluşturan durumu-estetik açıdan nasıl olsa tatmin ediyoruz, bunun arkasına sığınabiliriz tembelliği- bu antikalarda görme durumumuz yok. Kamera arkasındaki çalışmaların el emeğine dayandığını göz önüne alırsak, ortaya görsel şölen çıkarma olasılıkları bilgisayar animasyonuna göre neredeyse imkansız. Bu yüzden titiz bir tavır takınıp, daha keskin hatlı ve özenli olay örgüleri, diyaloglar ve karakterler yaratmak zorundalar.

Tam da bu sebepten bilgisayar üzerinde yapılmış animasyonlardan çok 101 Dalmaçyalı gibi iki boyutlu animasyonları izlerken daha büyük keyif alıyorum. Her ne kadar çağımızın modern tekniklerinin yanında amatör kalsalar da içerik bakımından daha titiz bir çalışmanın ürünüymüş hissini uyandırıyorlar bende.

101 Dalmaçyalı demişken yazının asıl konusunu hatırlamış olup filmimize jet hızıyla dönüş yapıyorum. Bakınız,

Bahsi geçen filmimiz Pongo’nun tabiriyle, yılın bekarlar için en sıkıcı mevsimi olan bahar mevsiminde başlıyor. Kim bu Pongo dediğinizi duyar gibiyim. Hemen tanıştırıyorum. Pongo, o bir dalmaçyalı. Ancak öylesine bir dalmaçyalı değil. 101 Dalmaçyalı’dan sadece biri. Bakınız şu hınzır bakışlıya.

101 Dalmaçyalı

101 Dalmaçyalı Pongo

Pongo, tüm hayatını müziğe adamış, müzmin bekar sahibi Roger ile birlikte Londra’da oldukça iç bayıltıcı bir hayat sürdüğünden dem vurarak başlıyor hikayesini anlatmaya.

“Hikayem bundan çok kısa bir süre önce Londra’da başladı. Fakat o zamandan bu yana o kadar çok şey oldu ki bana yıllar öncesiymiş gibi geliyor. O sıralarda sahibimle birlikte bir bekar evinde yaşıyorduk. Güzel bir bahar günüydü. Yılın bekarlar için en sıkıcı mevsimi.”

Pongo’nun serzenişte bulunduğu bu bekar ve sıkıcı hayatın merkezindeki sarışın müzisyene değinmek gerekirse,

Roger, zamanının çoğunu piyano başında pipo tüttürmekle geçiren genç ve bekarlığı özgürlük olarak tanımlayan o tekdüze adam. Bekarlığın aklınıza gelebilen tüm özellikleri adamımızda mevcuttur. Efendi ve tertipli görünüşünün aksine bir dağınık ki sormayın gitsin. Evinde yerli yerinde olan-daimi köşesi, piyanonun başı-bir kendisi var desek yanılmış olmayız.

101 Dalmaçyalı Roger

101 Dalmaçyalı Roger

Bu iki bekar yaratık Londra’da herkesin bildiği bekar hayatlardan birini yaşarken Pongo, sıradan gidişata biraz olsun renk katmak adına, kafasında yanan bir ampülden mütevellit sahibinin başını bağlama işine girişiyor. Tabii bu arada kendisine de kıyak geçmiyor değil. Uyanık Pongo seni! Hem kendisi hem sahibi çeşitli tatlı badireler atlattıktan sonra ruh eşlerini bulmuş bulunuyorlar.

101 Dalmaçyalı Roger ve Anita

101 Dalmaçyalı Roger ve Anita

O sıkıcı bekar adamımız Roger hayatının aşkı Anita ile, Pongo’da Anita’nın köpeği Perdita ile işi pişiriyor ve hayatları böylece yeni evli çiftlerin tatlı telaşlı hayatlarına dönüşüveriyor. (Anita’ya kısaca halim selim bir karakter demek yeterli olacaktır.)

Buraya kadar her şey romantik bir akışta yol alıyor. Bu romantik hava, 101 Dalmaçyalı’nın ilk bakışta sıcak bir aile filmi olduğu izlenimini bile uyandırıyor. Ancak bu izlenim uzun sürmüyor ve Cruella adlı kötü karakterin ortaya çıkışıyla hikaye aniden renk değiştiriyor. Cruella, Anita’nın okul arkadaşı olarak filmin en mutlu havasının tam ortasında beliriyor ve o mutlu hava yerini böylece korkuya bırakmaya başlıyor. Pongo ve Perdita’nın doğacak yavrularını almak için yanıp tutuşan bu karakterin en belirgin özelliği kürklere divane oluşu. Tahmin edilebilir bir kötü özelliği. Ancak Anita ile Cruella arasında geçen şu diyalog oldukça kafa karıştırıcı,

Cruella: Kürkler için yaşıyorum, onlara tapıyorum. Acaba bu iğrenç dünyada kürkten hoşlanmayan bir kadın var mıdır!”

Anita: Kürkleri ben de severim ama başka önemli şeyler var.

Filmin 1961 zamanlarında çekildiğini düşünürsek bu diyalog çok da acımasız gelmeyebilir kulağa. O zamanlar hayvan hakları bilmem hangi milyon tane haktan sonra akla geliyordu kim bilir. Gel gör ki diyalogda benim sorguladığım da zaten o zamanın hayvan hakları meselesi değil.

Film boyunca kötü karakter üzerinden yansıtılan ve onunla bağdaştırılan durumu, iyinin üzerine de serpiştirmek baştan aşağı ironi değildir de nedir?

Belki de bu ironinin kaynağı Anita’nın yumuşak huyundan ileri geliyordur. Ondaki iyilik hali, bana dokunmayan yılan bin yaşasın şeklinde uyuz bir tavır içeriyordur belki de kim bilir? Bu fikrimi destekler biçimde Anita karakterinin film boyunca cesur bir çıkışı olmuyor. Karakter her ne kadar iyi yürekli yansıtılmışsa da olay örgüsünde görünür biçimde saf dışı bırakılmış. İçindeki iyiliği pratiğe geçirmeye yeltenmeyen pasif tayfadan diyebiliriz onun için. Bu pasifliğin, filmin adına yaraşır biçimde dalmaçyalı köpekleri ön plana çıkarmak isteğinden doğduğunu da düşünebiliriz. Ancak bu yan karaktere illa bir iki söz verilecekse de “Kürkleri ben de severim.” şeklinde mi olmalıydı bu? Bütün bunlardan çıkardığım tek sonuç, Anita’nın karakterinin yalnız iyilikle nitelendirelemeyecek kadar saf bir biçimde olmayıp gerçek insan haline daha yakın olduğu.

Cruella ise tam tersi, yüreğinde ne besliyorsa korkusuzca dışa vurmaya meyilli. Bu yüzden 101 Dalmaçyalı’da belirgin bir rolü var. Kötüyü bu kadar korkusuz yaratan bir filmin çocuklara ne kadar hitap ettiği tartışılır.

Roger’ın, Cruella’nın ortaya çıktığı sahnede bestelediği bir şarkıda geçen sözlerin bir kısmı ise şöyle,

“Cruella, Cruella, Cruella… Öldürmeyi bekleyen bir örümcek sanki.”

Kısaca bu cümleler bile Cruella’nın kötü karakterini analiz etmeye yetiyor. Filmde adı geçen Cruella gerçekten de baştan aşağı kötü bir karakter. Hatta tek özelliği kötü olması da diyebiliriz. Geçmişine dair, Anita’nın okul arkadaşı olması dışında bir bilgi verilmiyor. Duygularının dayandığı tek kaynak ise şiddet. Öfkesinin de mutluluğunun da alt yapısını şiddet oluşturuyor. Kısaca özetlemek gerekirse, basit bir kötü karakterden öteye geçmiyor. Görünüş itibariyle bile o bilindik sivri hatlı cadılardan.

101 Dalmaçyalı Cruella

101 Dalmaçyalı Cruella

Şimdilerde yaratılan kötü karakterler bu denli salt bir kötülüğe dayanmıyor.

En son Tangled‘de (Karmakarışık) aynı Cruella gibi saf kötü bir karakter gözüme çarpmıştı. Filmin kendisi, Rapunzel masalına dayanmasına rağmen, orijinal masaldan oldukça farklıydı ancak Gotham, Rapunzel’in üvey annesi, yine masaldaki gibi saf bir kötülük halindeydi. Bu masalsı anlatım bana artık sıkıcı geliyor. Gel gör ki şu anda incelediğimiz film 1961 yapım. O yüzden bu konuyu rahatlıkla es geçebilirim.

101 Dalmaçyalı

101 Dalmaçyalı

Filmin bundan sonrası, doksan dokuz dalmaçyalı yavru köpeğin derilerinin yüzülmesi tehlikesi üzerine ilerliyor. Kulağa oldukça korkutucu gelen bu olay filmde sürekli vurgu halinde. Çeşitli şiddet tasvirleri de aynı şekilde oldukça vurgulanıyor. Cruella adlı karakterin yavru köpekleri kaçırıp onlardan kendine kürk yapma isteği üzerine ilerleyen 101 Dalmaçyalı akılda kalıcılığı yüksek olan filmlerden. Sahneler olsun, diyaloglar ve karakterler olsun keskin hatlar içeriyor. Disney filmlerinin o tuhaf havası 101 Dalmaçyalı’da da var. Sanki size saman altından bir şeyler sezdiriyor ve neyi sezdiğinizin farkında bile olmadan onu öylece aklınızın bir köşesine yerleştiriyorsunuz.

Şiddet içerikli sahnelerinin bolluğundan dolayı, her ne kadar animasyon filmi de olsa, çocuklara pek yarayacağını düşünmüyorum. Bir çocuğum olsa izlettirmezdim vesselam!

Diyerek son noktayı koymadan önce, belki de yazının başında belirtmem gereken şu mühim meseleye de değinmek istiyorum. Film izlemeye başladığım tarihten beri süregelen bir alışkanlıktan ötürü Türkçe dublajlara kanım ısınmıyor bir türlü. Ancak 101 Dalmaçyalı Türkçe Dublajı da oldukça kaliteli olan nadir filmlerden. Özellikle Pongo ve Cruella karakterlerinin dublaj seslendirmeleri çok hoşuma gitti. Hatta hiç öyle, “Ben dublaj film izlemem yahu!” havalarına girmenize gerek yok. 101 Dalmaçyalı’yı izleyecekseniz açın Türkçe dublajını izleyin. Uzun araştırmalar sonucu, bu kaliteyi ortaya çıkaran isimleri bulmuş olmanın sevincini yaşıyorum. Cruella karakterinin Türkçe seslendirmesi aynı zamanda tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu da olan Bedia Ener‘e, Pongo’nunki ise oyuncu ve şarkıcı Kerem Yılmazer‘e ait. Öteki seslendirme sanatçıları ise şöyle,

  • Roger : Hazım Körmükçü
  • Anita : Funda Oskay
  • Predita : Özlem Altınok
  • Dadı (Nanny) : Alev Koral
  • Jasper : Toygun Ateş
  • Horace : İsmail İncekara

Eskiler bu işleri yenilere göre daha mı iyi beceriyormuş ne? Antika seviyorum seviyorum da boşuna değil…

Diyorum… ve şimdilik veda ediyorum. Hoşçakalın. Sevgiyle kalın. Filmlerle Kalın!

Yapım Yılı: 1961

Ülke: ABD

Yönetmen: Wolfgang Reitherman, Clyde Geronimi, Hamilton Luske

IMDb: 7,2/10

Yapım Şirketi: Walt Disney Pictures

Devam Filmi: 101 Dalmaçyalı 2: Patch’in Londra Macerası (2003)

orumcekkafalikadin

Bir Cevap Yazın